NİLGÜN ÖĞÜN’ün Botswana – Zambiya – Viktorya Şelaleleri gezimiz yorumu

Mayıs ayında küçük bir grup olarak 29 Travel ile Botswana, Zambiya ve Viktorya Şelalelerine gittik.  Güney Afrika üzerinden Botsvana’da Okavango Deltasına giriş noktası olan Maun’a uçtuk.  Hepimiz bu kadar uzun bir yolculuktan sonra çok yorulacağımızı düşünüyorduk.  Sabah Maun’da bizi Okavango Deltasındaki lodge’umuza götürecek küçük 6 kişilik uçağımıza giderken hiç de yorgun olmadığımızı fark ettik.

Küçük uçakla uçmayı zaten çok seviyorum, diğer arkadaşlar biraz tedirgindiler ama uçuşa geçtikten bir 10-15 dakika sonra tepeden Okavango deltasını ve ilk hayvanlarımızı görmeye başlayınca kimsede tedirginlik falan kalmadığı gibi herkes elinde fotoğraf makinesi aşağıdaki inanılmaz manzaraları görüntülemeye başladı.  1.5 saatlik uçuşumuz toprak pistte noktalandı, dört çeker jiplerimiz ile bizi lodge’a götürecek bota gittik.

Deltanın sığ suları üzerinde nilüfer tarlaları arasından tertemiz havayı içimize çekerek lodge’umuza yaklaştık.  Teknemiz görünür görünmez tüm lodge personeli bizi sarkıllarla karşılamaya çıktı.  Issızlığın ortasında özel mi özel bir lodge… Sırf bize ayrılmış…  Müstakil evlerin on yüzü tamamen açık (sineklik ve indirilebilir branda var) ve direkt olarak deltanın sularına ve nilüfer tarlalarına bakıyor.  Nilüferlerin arasından iki hipopotam bize bakıp suda oynaşmaya ve karınlarını doyurmaya başlıyorlar…  Yatağınızda yattığınız yerden Afrika’nın ıssızlığında sadece kuş cıvıltıları arasında hipopotamların seslerini dinlemek kadar güzel bir şey olamaz…  Sırf size ait bir lodge’da kalmak benim için hayatta olabilecek en büyük lüks ve ancak böyle özel turlar ile mümkün olabilir.

Harika bir öğlen yemeğinden sonra teknemiz ile delta sularında çeşitli kus yuvalarını ve su içmeye gelen hayvanları görmek için yola çıkıyoruz.  Hemen sazların arasında bir hareket oluyor ve karşımıza suları yara yara giden koskoca bir fil.  Bizden hiç korkmuyor, şöyle bir poz verir gibi bizi süzüyor ve yoluna devam ediyor.  Ardından ilerde zürafaları ve aklinizin almayacağı kadar muhteşem renklerde kuşları görüyoruz.  Güneş batarken nilüfer tarlaları ayrı bir güzel.

Lodge’a geri döndüğümüzde tam arkamızda yükselen Venüs gezegenini hiç bu kadar parlak görmemiştim.  Etrafta başka ışık olmadığı için gökyüzündeki yıldızlar elinizle tutabilecek kadar yakın, koskoca elmaslar kadar parlak.  Lodge ekibinin hazırladığı mükellef aksam yemeğinden sonra evlerimize çekiliyoruz.  Kabinimizde hem koskoca bakir bir küvet ve duş var, banyo yaparken dışarısını seyredebiliyorsunuz ama benim gözüm dışarıdaki açık hava duşunda.  Yarın öğlen sıcağında orada duş almak muazzam bir keyif olacak.  Tanrının özenip te yarattığı bir yer burası.  Gece yattığımız yerden yıldızları seyrederek uykuya dalıyoruz.

Sabah yine teknemizle deltanın başka alanlarına giderken nilüferlerin sanki bizden utanıp saklanmak için suya dalmalarını, tekne geçtikten sonra tekrar baslarını çıkarmalarını zevkle seyrediyorum.  Değişik kuşlar, zürafalar, filler, çeşitli antiloplar su içmeye geliyor.   Okavango deltası Angola’nın dağlık bölgesinde başlayıp Botswana’ya giren Okavango nehrinin yarattığı bir iç delta.  Biz oraya suların yüksek olduğu dönemde gittik.  Bir de suların alçak olduğu dönemde görmeyi çok isterim.  Teknemizle giderken suların altında jiplerin kurak dönemde kullandığı kum yollar gözüküyor.  Burada yasayan yerliler deltanın her döneminde yiyecek buluyorlar.  Mesela Afrika’da nilüfer yiyenler diye bilinen kabileler olduğunu duymuştum ama niye öyle bir isim aldıklarını hiç bilmiyordum.  Burada ilk defa nilüferlerin su içinde yumrular yaptıklarını ve yerlilerin bunları yediklerini duyuyorum.  Hiç bu kadar güzel renkli kuşlar görmemiştim.  Fotoğraf çekmeye doyamıyorum.

Öğle yemeği için lodge’a dönüp temizlenmeye gidiyoruz, ben hemen fırsat bu fırsat deyip güneşin altında, açık hava duşuna kendimi atıyorum.  Bir yandan yıkanıp bir yandan ilerde oynasan hipolari seyrediyorum.  Yemekten sonra kimi zaman tekne kimi zaman dört çeker ile gezimize ve hayvanları seyretmeye devam ediyoruz.  Güneşi teknede batırıp kızıllık devam ederken lodge’umuz donuyoruz.  Gene mükellef bir yemek.  Bu kadar ücra bir yer de beş yıldızlı mükellef yemekler bulmak inanılmaz.  Hani balık verseler anlayacağım, ama salamından, tavuğuna, etine, sebzesine ve meyvesine kadar her şey var ve hepsi de bizim geldiğimiz gibi küçük uçaklar ile sonra jip ve tekne ile getiriliyor…  Tek kelime ile muhteşem ve inanılmaz bir ayrıcalık…

Sabah kahvaltıdan önce tur liderimiz Faruk Budak Bey ve lokal rehberimiz ile beraber kısa bir yürüyüşe çıkıyoruz.  Bu sulak ama ‘bush’ tabir edilen bölgede ne kadar çok çeşitli bitkilerin ne kadar çok çeşitli hayvana yiyecek kaynağı sağladığına inanamıyorum.  Biraz ilerde koskoca bir zebra sürüsü.  Aniden bizden ürküp kaçıyorlar.  Rehberimiz zebraların geceyi geçirmek için lodge ekibinin boş vakitlerinde eğlenmek için yaptıkları top sahasını kullandıklarını söylüyor.  Sahanın üstü türlü izler ile dolu.   Yalnız zebraların toynaklarının değil, her bir zebranın yatarak bıraktığı izleri bile görüyoruz.

Kahvaltıdan sonra çok üzgün ve Okavango deltasına doyamamış olarak ayrılma hazırlığı içindeyiz.   Bu arada ben teyzem Ayşe Hale Kıratlıgil’in keşfettiği ve açık hava barının ahşap tezgâhını oyup içine salon salomanjeli bir ev yapmış olan bir çift ağaçkakanın fotoğrafını çekmeye uğraşıyorum.   Kucaklaşmalar ve şarkılar ile teknemize binip yola çekiyoruz.  Suda salınan nilüferlerin, suyun akışına uymuş sazların son fotoğraflarını çekerek jipimizin olduğu yere geliyoruz.  Jipimizin tam yanında bir zürafa sanki bize güle güle demek için bekliyor.  Dört çeker ile kısa bir yolculuktan sonra, mükemmel bir zamanlama ile gelen küçük uçağımıza binip Okavango deltasına veda ediyoruz.

Bu sefer kuzey batıya doğru uçup 2 saatlik bir yolculuktan sonra Chobe parkına geliyoruz.  Gene çok güzel bir lodge, ama bu sefer biraz daha kalabalık… Bizim dışımızda 20 civarında yabancı daha kalıyor…  Öğle yemeğinden sonra safari aracımıza binip Chobe milli parkında geziye çekiyoruz.  Hiç birimiz bu kadar çok zürafayı bir arada görmedik…  Hangisinin fotoğrafını çekeceğimizi şaşırdık…  Fil sürüleri her yerde,   Artık o kadar şımardık ki, onun su içerken başını şöyle kaldırmışını çekelim filan demeye başladık.   Nehir kenarında durup gün batımını “happy hour” keyfi ile selamlıyoruz.  Akşam yine mükellef bir yemek sonrasında odalarımıza çekiliyoruz.

Sabah kahvaltıdan sonra Chobe nehri üzerinde yapacağımız gezi için teknemize gidiyoruz.  Yola çıkar çıkmaz hayvanları görmeye başlıyoruz.  Su içmeye gelmiş zürafalar, filler, antilopla dizi dize.  Bu arada suda yüzen küçük adacıklar gibi hipopotam sürüleri, hepsi birbirine iyice yaklaşmış uyuyor gibi duruyorlar.   Tozpembe, mor ve turkuaz renkli, serçeden biraz büyük tombul kuşlar teknemizin kenarına konup bize poz veriyorlar.  Yusufçuklar bizi gelip selamlıyor ve gidiyorlar.  Bir yandan da sahilde bir-iki metre boyunda timsahları fotoğraflıyoruz.  Bu arada küçük timsah zannettiğimiz koskocaman yerer kertenkeleler de su içmeye inmişler.  İnanılmaz bir doğa…  Öğle yemeğimizi teknede yiyip (sandviç filan zannetmeyin, tavuk ve patates kızartma filan) gezimize devam ediyoruz.  Lodge’a vardığımızda güneş batmak üzere, hemen bara gidip içeceklerimizi alıp terasa çekiyoruz.  Aksam keyfi için ortada ateş yakılmış.  Güneşin kızıllığı Chobe nehrini bakıra çeviriyor, biraz sonra da yok olup dikkatimizi ateşin alevlerine terk ediyor. Yukarda yıldızlar gene elmas taneleri gibi göz kırpıyor.  Her ne kadar kimse içeriye girmek istemese de yemek zamanı…

Sabah yine yoldayız.  Bu sefer uçak ile değil, araba ile Zambiya sınırına gidiyoruz. Botsvana, Zimbabwe ve Zambiya’nın birleştiği nokta nehrin üzeri, tekne ile Botsvana yakasından ayrılıp Zambiya’ya geçiyoruz, pasaportlarımızı damgalatıyor ve Livingston şehrinin biraz dışında kalan lodge’umuza gidiyoruz.  Lodge’umuz gene özel mi özel.  Bizden başka iki çift kalıyor.  Zambezi nehrinin üzerinde.  Öğleden sonra Zambezi nehrinin üstünde tekne gezimiz var.  Bu seferki tekneler bayağı büyük ve lodge’umuzun kardeş otelinin önünden kalkıyor.  Bu otelde çok güzel ama çok büyük.  Hani konferans filan verecek olsam çok güzel olur ama bizim lodge’umuzun ayrıcalığı ve özelliği yok.

Tekneler iki üç katli.  Bizim küçük gurup hemen alt arka güverteye yerleşiyor.  Kucuk bir gurup müzik çalıyor ve hareket nehir boyunca hareket ediyoruz.   Biraz ilerde Viktorya şelalelerinin yarattığı buhar bulutları görünüyor.  Gene bol bol fotoğraf çekiyoruz.  Bu sefer nehrin toprak yamacında bir suru küçük yeşil kuşlar dikkatimi çekiyor.  Yedikleri bazı bitkilerin hazmını kolaylaştırmak için toprak yiyorlarmış…  İlerde gene kıyıdan sarkan dalların altında hipopotamlar.  Esner gibi ağızlarını açıp dişlerini gösteriyor, yaklaşmayın diyorlar (ama çok da güzel fotoğraf veriyorlar).  Aksam güneşini nehir üstünde batırıp lodge’umuza geri donuyoruz.  Nehir üstündeki platformda yıldızların altında yemek yiyoruz.  Tam karşımızdaki adada bir hipopotam ailesi yaşıyormuş, belki gelirler de görürüz diye ümit edip yatıyoruz.  O tertemiz havada o kadar deliksiz uyuyoruz ki hipolari geldi mi gelmedi mi kimse farkında değil.

Sabah erkenden Viktorya Şelaleleri üzerinde helikopter uçuşu yapmaya gidiyoruz.    Faruk Bey’e ısrar edip helikopter uçuşunu yaptırdık.  Her ne kadar helikopterde ikişer kişilik yere üç kişi, üçer kişilik yere dört kişi oturtuyorlarsa da (sardalye misali) herkes sıra ile biraz geriye çekilip diğerlerinin de fotoğraf çekmesine izin verdi.  Viktorya şelalelerini yukardan görmek çok güzel.   Yarım saatlik bir tur ama yeterli oluyor.  Ayrıca böylece ilk defa helikoptere de binmiş oldum…  İndikten sonra Viktorya Şelalelerine gidiyoruz.  Önce şelalelerin yanında nehir boyunca biraz yürüyoruz.  Hipopotamlar buraya kadar gelmiş, bir kaç tanesi küçük adacıkların üzerine çıkmış güneşleniyorlar.  Sonra Faruk Bey, kardeşim ve ben yağmurluklarımızı giyip şelalelere gidiyoruz.  Yol kaygan olduğu için teyzem ve diğer iki arkadaş bizi yukarda istirahat ederek bekliyor.  Selalelerin yanından ön tarafına doğru gidiyoruz.  Karşı tarafımız Zimbabwe…  Gurubun geri kalanına katıldığımızda yağmurluklara rağmen oldukça ıslanmış bir şekilde lodge’umuza geri donuyoruz.

Öğle yemeği havuzun kenarındaki çimenlikte.  Yemeğimizi yerken bir fil sürüsü gelip hemen arkamızdan geçiyor.  Bir yandan ağzımıza attığımız lokmaları çiğnerken yanımızdan gecen fillerin fotoğrafını çekiyoruz.  Öğleden sonra biraz istirahat…  Aksam yemeğimizi gene nehrin üstündeki platformda yedikten sonra odalarımıza doğru gitmeye hazırlanıyoruz.  Ama biraz beklememiz lazım çünkü kabinlerimizin arasından bir hipopotam sürüsü geçiyor.  Öncelik onların…  Yavruları ile birlikte sakin sakin önümüzden geçip otlamaya gidiyorlar, biz de yatmaya…

Keyifli bir kahvaltıdan sonra Livingston havaalanından Johannesburg’a oradan da İstanbul’a uçuyoruz.  Bu gezinin tadı hepimizin damağında…  Oy birliğiyle Botsvana’nın tekrar tekrar gelinecek bir yer olduğu kanısındayız.  Hepimiz Botsvana’nın el sürülmemiş doğallığına hayranız ve Botsvana hükûmetinin onu koruma çabalarına müteşekkiriz.  Böyle küçük ve uyumlu bir gurup oluşturup bu kadar özel yerlerde bu kadar ayrıcalıklı zevkleri tatmamıza olanak sağladığı için Faruk Budak Bey’e ve 29 Travel’a sonsuz teşekkürler.

NİLGÜN ÖĞÜN