NİLGÜN ÖĞÜN’ün Namibya Gezimiz Notları

Beş sene sonra bana Afrika’yı sevdiren ülke Namibya’ya yine 29 TRAVEL’dan Faruk Budak Beyin liderliğinde dönüyorum.  Namibya gerçekten Afrika’nın İsviçre’si gibi bir yer.  Her şey düzenli, rahat ve temiz.  Bu gezide yeni yerler ile birlikte daha önce gittiğim bazı yerlere tekrar gideceğiz, bir nevi eve dönüş benim için.   Sonsuz bir heyecan ile Namibya’nın başşehri Windhoek’e varıyoruz.  Geceyi şehrin dışında, şehre tepeden bakan harika bir lodge’da geçiriyoruz.  Güneş batarken vadinin nefis manzarasını seyredip soğuk içeceklerimizi yudumluyoruz.  Yavaş yavaş Afrika’nın uçsuz bucaksız göğünde elmaslar parlamaya başlıyor, eteklerimizde ise derin bir vadi ve uzakta şehrin ışıkları…

Sabah erkenden yola çıkıp Swakopmund’a gidiyoruz.  Burası benim çok sevdiğim bir şehir.  Deniz kıyısında ama Almanya veya İsviçre’nin küçük şehirleri havasında.  Deniz kıyısında direklerin üzerinde nefis bir lokantada Atlantik’in dalgalarını seyrederek muazzam bir deniz mahsulleri salatasını silip süpürdükten sonra balığımızı zorla bitirip (porsiyonları muazzam ve çok lezzetli) bavullarımızı otele bırakıp havaalanına gidiyoruz.

Küçük uçağımız ile 2,5 saatlik bir uçuş yaparak Namibya’nın efsanevi kumlarını ve sahilini yukardan seyrediyoruz.  Manzara devamlı değişiyor.   Çakıllı ve kayalık arazi yerini çalılık nehir yatağına, sonra sarı kumullara ve arkasından kızıl kum tepelerine bırakıyor.  Kızıl kum tepeleri yukardan denizyıldızı gibi duruyor.  Namibya’nın sembolü haline gelen kuru ağacın olduğu Deadvlei ve Sousvlei üzerinden uçuyoruz.  Bir önceki gelişimde buralarda günesin doğuşunu seyretmiş ve yürümüştüm…

Bu sefer Sosvlei’de su var, inanmaz gözlerle bakıyorum.  Arkadan denize doğru devam ediyoruz.  Terk edilmiş elmas madenlerinin üzerinden uçarken kovboy filmlerindeki altın arayıcılarını görür gibi oluyorum.  Sahile vardıktan biraz sonra kumlara gömülmüş iki gemi enkazını görüyoruz.  Sahildeki karaltılar fok sürüleri… Dalgalarda oynaşıp sahile çıkıyorlar.  İleride yarın gideceğimiz Namibya’nın en büyük limanı Walvis Bay görünüyor.  Hemen önce pembenin her tonunda tuz yatakları… Ve tekrar Swakopmund.  Öğlen yemek yediğimiz lokantayı simdi tepeden görüyoruz, hemen arkasında fener ve koca mendirek.

Yere inip aksam gün batımını yakalamak için mendireğe gidiyoruz.  Oradan sahilde mallarını toplamaya başlamış hediyelik eşya satıcılarının arasından geçerek Swakopmund’un butiklerinin olduğu caddesini geçiyoruz.  Burası Alman ekolu olduğu için dükkânlar 5 gibi kapanıyor.  Benim için bir yerde çok iyi, çünkü almaya kalkacağım bir sürü şey var…  Bir önceki gelişimde gittiğim ve sahibi ile oturup sohbet ederek kahve içtiğim kitapçının önünden geçiyoruz.  Otelimiz şehir merkezinde eski bir konak.    Öğlen yediğimiz mükemmel yemekten sonra bir daha acıkmam diyordum ama aksam yemeğini yediğimiz lokanta o kadar güzel ve yemekleri lezzetli ki dayanamıyorum…

Sabah erkenden Walvis Bay’e gidip tekneye biniyoruz.  Bizimle birlikte 10-15 kişi daha var teknede.  Daha limandan çıkmadan foklar tekneye atlıyor, pelikanlar etrafımızda küçük tekneye konuyor.  Kaptana hemen bir önceki gezimizde gördüğüm fok Kazanova’yı soruyorum.  Maalesef öldüğünü duyunca teyzeme de Faruk Bey’e de bana da eski bir dostu kaybetmenin hüznü çöküyor.  Ama tekneye çıkan foklar ve kaptanın elinden baliği kapan pelikanlar üzüntümüzü çabucak unutturuyor.  Önceki seyahatimde çok sis vardı ama bu sefer güneş pırıl pırıl parlıyor.  İstiridye yataklarının yanından geçip her sene iki metre daha uzayan kum burnuna doğru gidiyoruz.  Yapıldığında kum yığınının ucunda olan fener simdi çok gerilerde kalmış.  Kum burnunun üzerinde çeşitli fok kolonileri.  Fokların bir kısmı suda bale yapıyor ve oynaşıyor, bir kısmı kıyıda güneşleniyor.  Biraz ilerlerinde bir çakal kendisine yiyecek arıyor.  Uzerlerinde ise bir flamingo sürüsü uçup gidiyor.  Biraz sonra yunuslar gelip yanımızda atlamaya başlıyorlar.   Bu güzellikler arasında şampanyalar açılıp brunch servisi başlıyor…  Taptaze istiridyeleri görünce diğer yemeklere kim bakar.  İştahımızı gören istiridye sevmem diyen arkadaşlar bile bir daha deneyelim diyorlar.  Sonunda onlarda istiridye kuyruğunda…  Hayatımda yediğim en lezzetli ve taze istiridyeler.  Maalesef her güzel şey gibi bu gezide bitiyor, arabamıza binip Cape Cross’a doğru yola çıkıyoruz.

Cape Cross’da muazzam bir fok kolonisi var.  Koloniyi korumak için tahtadan bir yol yapılmış, onun üzerinden fokların yanına kadar gidiyoruz.  Her ne kadar koku fazla ise de Atlantik’ten gelen rüzgâr dağıtıyor.  Meme emen yavru foklar, birbirini çağıran foklar, tahta yolun altına girip uyuyanlar, binlerce fok her tarafımızda.  Bir turlu doyamıyoruz.  Hangisinin fotoğrafını çekmeye kadar vermek ayrı bir sorun.  Hepsi o kadar güzel ve değişik ki…

Sonra bir iki kilometre ilerdeki otelimize gidiyoruz.  Burası benim çok sevdiğim bir yer.  Odanızın önündeki terasta oturup Atlantik’in dalgalarını seyretmek ve güneşin batışını izlemek müthiş keyifli.  Aksam yemeğini beklerken şöminedeki ateşin önünde bir kadeh şarap çok güzel gidiyor…

Sabah çok heyecanlıyım.  Çocukluğumdan beri hayal ettiğim iskelet sahilini geçeceğiz.  Her yer muazzam issiz.  Bir tarafınızda Atlantik dalgaları sahili dövüyor, öbür yanınızda kum tepeleri…  Afrika’nın uzun bati sahilini geçip su ve yiyecek aramak için sahile yaklaşan ve siste kayalara çarpan gemileri, sahile fazla yaklaştıkları için kum fırtınasında kuma saplanıp kalan gemileri ve su ararken ölen denizcileri görür gibiyim…  Kum tepelerinin üzerinde küçücük çalılar, bitkiler, Atlantik’ten gelen sisin getirdiği nem ile su ihtiyaçlarını karşılıyorlar.

Biraz sonra sahile veda edip iç kısma dönüyoruz.   Gece yolda konaklayıp Etosha Milli Parkına giriyoruz ve safarimiz başlıyor.  Su içmeye gelen filler, zürafalar, çeşit çeşit antiloplar.  Geçen gelişimizde vahşi doğada aslan görmemiştik, bu sefer şansımız yaver gidiyor iki gün üst üste aslan görüyoruz.  İkinci sefer 1 anne ve 3 yavru…  Anne çocuklarına avlanmayı öğretiyor…  Yüzlerinin etrafında kan izleri var, belli ki yeni bir şeyler yemişler ama yedikleri dişlerinin kovuğuna gitmemiş, hala açlar.   Büyük bir şans eseri guruba tam avın kokusunu aldıklarında rastlıyoruz ve avlanma taktiklerini görebiliyoruz.  Kalbimin yarısı avı yakalamalarını istiyor, diğer yarısı ise avdan yana… Yaşamaları için avlanmaları gerektiğini biliyorum ve yaşamalarını istiyorum.  Ama zebralar o kadar güzel ki, hiç birisinin ölmesine içim elvermiyor…  Bu sefer elleri bos kalıyor…  Gün batımında filler su içmeye geliyor, çok güzel kareler yakalıyoruz.  Bir elimde şarap kadehi diğerinde fotoğraf makinem…

Ertesi gün bir madencilik merkezi olan Tsumeb’de geceliyoruz ve oradan Faruk Beyin önceki Namibya turlarında da tercih ettiği muhteşem bir Lodge’a gidiyoruz.  Burası çok enteresan bir yer.  Ozel bir çiftlik ve bizden başka sadece bir aile kalıyor.  İki sene öncesine kadar avcılık ile geçiniyorlarmış.  Çiftliğin çeşitli yerlerinde su birikintilerinin yanında hala avcıların beklediği ahşap kuleler yer alıyor.  Avcılık, özellikle büyük baş ‘trophy’ avcılığı Namibya ve Güney Afrika’da çok yaygın.  Muazzam paralar donuyor.  İki sene önce sahibi olan Almanlar arazilerini avcılığa kapamışlar ama burada hayvanlar hala biraz ürkek. Arazide dört çeker aracımızla gezdikten sonra güneşi batırmak için gölün kenarına gidiyoruz.  Ağustos ayı Namibya’nın kışı olduğu için gölün kenarına hayvanlara her aksam ot ve saman getiriyorlar.  Bir anne gergedan ile yavrusu orada sanki yemek bekliyor.  Arabalardan fazla korkmuyorlar.  Suyun içinde de üç hipopotam.  Bu arada bir yaban domuzu koşarak geliyor, incecik kuyruğu havada, arkasında araba anteni gibi dimdik.

Arabalardan uzaklaşmamamız şartı ile inmemize izin var.  Bu arada 4 tane daha gergedan koşarak geliyor, peslerinden de bir suru antilop…  Yemek zamanı…  Yaramaz yaban domuzu çok komik, koskoca hayvanlardan hiç korkmadan aralarında koşuşup duruyor ve onların otlarından yiyor,  Hayvanların kimi taze ota yumuluyor, kimisi de samanlara.  Onlara bu kadar yaklaşabilmek harika bir olay.

Gece her zamanki gibi yıldızları görebilmek için perdelerimizi açık bırakıp yattık.  Sabah gözümü açtığımda camdan içeri bir kudu (iri bir antilop türü) bakıyor.  Yattığım yerden röntgencinin fotoğrafını çekiyorum.  Insan güne daha güzel nasıl başlayabilir?

Sabah kahvaltıdan sonra platonun üzerine çekip manzarayı seyredeceğiz, ama önce çiftliğin iki çitasını görmeye gidiyoruz.  Hayvanların bir tanesinin bacağı yaralanmış diğerinin ise kuyruğu, o nedenle artık avlanmaları imkânsız onun için burada yaşıyorlar.  Biraz fazla kilo aldıkları için rejimdelermiş ama bizi görmeye çitin kenarına geliyorlar.  İkisi de çok çok güzel hayvanlar.  Platonun manzarası bir harika ama Windhoek’e ve oradan da eve dönüş vakti geldi.

Faruk Bey ve 29 Travel sayesinde gene harika bir Namibya gezisi yaptık.  Dönüş yolumuzda hepimiz Faruk Bey ile bir sonraki gezilerimizin planlarını yapmaya başladık.

NİLGÜN ÖĞÜN – AĞUSTOS 2012